Reklam
Genel

AĞAÇ DEYİP GEÇME HÂFIZ!

Reklam

Kelâm var mıdır Allah’ım kelâmın üstüne?
Selâm var mıdır Allah’ım selâmın üstüne?
Selâmün Aleyküm değerli dostlar…

Bu hafta Kaan H. Süleymanoğlu’na kulak vererek başlayalım yazımıza.
İnsanın hikâyesiyle ağacın hikâyesi birbirine benzer. Bu benzerlik kaderin bir cilvesi gibi onları yolun başında da sonunda da birleştirmiştir.
Birbirinden habersiz apayrı ülkelerde yaşayan kardeşler gibi yolları bir mezarlıkta kesişir. İnsan, ömrünün nihâyetinde toprağa karışırken bir ağaçtan kesilen nişâneler başucunda ona refakat eder. Tıpkı doğduğunda ağaçtan bir beşiğin ona kucak açtığı gibi.
Ağaç ve insanın âşinalığı, aslında çok daha eskilere dayanır. Hz. Âdem’in şahsında insanoğlunun ilk hatası, yasak bir ağaca yaklaşmak olmuştu. O günden sonra iflah olmaz bir yoldaşlık onların bahtına ilişmiştir.
Ağaçlar da insanlar gibidir, birlik içindeyken yeryüzünün bütün kuraklıklarını alt edecekmişler gibi güçlü görünürler. Yalnızken ise çevrelerini dokunaklı bir hüzün bulutu kaplar. Yine de kimi yalnızlıklar biricik kılar onları; güçlendirir, ruhlarına kanat takar. Ama her hâlükârda ağacın ve insanın hamurunda, bulunduğu zamana ve mekâna ayak uydurabilecek bir maya saklıdır.
Ağaç deyip geçmemek gerek azizim.
Ağaç kimi zaman, krallara taht, gelinlere baht, dervişlerin elinde tane tane zikir, mekteplerde sayfa sayfa fikir olmuştur.
Dede Korkut’un dilinde duâdır:
“Yerli kara dağların yıkılmasın. Gölgeli ulu ağacın kesilmesin.”
Yunus’un dilinde mecazdır:
“Binem şol ağaçtan ata,
Gidem hey dost deyu deyu.”
Ataların ufka bakan gözlerinde öğüttür: “Ağacı kurt, insanı dert kemirir.”

Ağaç anlayabilene etkili bir vâizdir aslında.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ağaç dikmenin önemine dair buyrukları hatta kıyamet koparken bile insanlara ellerindeki fidanları dikmelerini öğütlemesi (Buhârî, el-Edebu’l-Müfred, 479) mezarlarda geniş yer bulmasına sebep olmuştur.
Müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de hurma, nar, incir, zeytin ağaçları başta olmak üzere yirmi altı yerde ağaç zikredilir. İslamiyet, ağaçların korunması gerektiğine, lüzumsuz yere kesilmemesine dikkat çekmiştir.

Fransız mimar Le Corbusier, “Bir Türk, evini yapmadan önce ağaç diker; ama bir Fransız ev yapmak için ağaç keser.” demiştir.
Şüphesiz ki bu tespitin arkasında sadece Türk şehir geleneği değil, bir medeniyetin ruhu yatar. Bütün mahlûkatın canını aziz bilen bu anlayış, bugün hâlâ Anadolu’da yaş bir ağacın kesilmesini, canlıyken üzerine çivi çakılmasını büyük günah kabul eder. Çünkü onun canı vardır ve bütün canların sahibi gibi onun da sahibi Allah’tır.

Gelin muhabbeti ecdada ses vererek tamamlayalım, meşhur hikâyedir.
Kanuni Sultan Süleyman, devlet işlerinden arta kalan vakitte Topkapı Sarayı’nın bahçesinde ağaç yetiştirmekle meşgul olurdu. Bir gün yetiştirdiği meyve ağaçlarını karıncaların sardığını gördü. Ağaçlara zarar veren karıncaların itlaf edilmesini ve karıncaların bürüdüğü ağacın kesilip kesilmemesi hususunu bir tezkîre ile Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’ye sordu. Hem de öyle şairâne bir dil ile sordu ki;
Dırahta ger ziyan etse karınca
Günâhı var mıdır ânı kırınca?
(Eğer karınca ağaca zarar veriyor, onu kurutuyorsa, karıncayı yok etmenin bir günahı var mıdır?)
Ebussuud Efendi, zamanın şeyhülislâmı, istese Kanuni’ye hoş görünmek için, karıncanın ölmesinden ne olur padişahım, diyebilirdi, fakat o, ince bir nükteyle bakın ne diyor, bu da sanatkâr bir padişaha sıradan bir cevap değildir:
Yarın Hakk’ın dîvânına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca.
İşte böyle bir medeniyetin mirasçısıyız.

Bâkî selâm ve muhabbetlerimle…

Son güncelleme: 1 Kasım 2019 – 12:07

Reklam

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu