Sevgili Ayşe Arman’ın yazılarını okumaya başladığımda otuzlu yıllarımın başındaydım.
İçimde kendisine karşı acayip bir hayranlık vardı. Sebebi kendisini olduğu gibi yansıtması, kimseden çekinmeden yazmasıydı. Duygularını yaşayan biriydi.
Bense o dönem bırakın yazmayı, düşüncelerimi bile açıkça söyleyemezdim. O, bu, şu ne düşünecek hapsindeydim. Duygularımı bastırdıkça bastırmıştım.
Tiyatro sahnesinde başkasının oyununu oynayan yan karekter gibi; meğer elime tutuşturulmuş kağıtları okuyup, oynuyormuşum.
Başkalarının fikirleri, hayır diyememem, sahte mutluluk oyunlarıydı bunlar…
Ta ki bir gün kendi sahnemde baş rolü oynamalıyım dediğim güne kadar…
Kendi hayatımın anlamını bulma arayışı içerisine girmiştim. Yüzleşme 8 yıl sürdü, üstüne ‘Kanatların Çırpınışı’ romanımı yazdım. Kendimle tanıştım, bir hafifleme geldi. Özgürleşmek buymuş. İhtiyacım olan duygularımı anlamak ve tanımakmış. Öğrenme güçlüğümün adı meğer Disleksi’ymiş.
İmza günlerim, söyleşilerim, seminerlerim derken, kendimi buldum, içimdeki beni dışarıya çıkardım. Sonra Ayşe Arman’la tanıştım, müthiş bir duyguydu. Cesur kadınlar artsın, daha çok bilinçlensin, üretsin! Yazımı Ayşe Arman’nın cümlesiyle bitirmek istiyorum. Kadın kadının kurdu değil, kız kardeşidir. Birbirimizi gördükçe, duydukça, Dünya yaşanır hale gelir 😉

Son güncelleme: 16 Aralık 2019 – 19:04



