Kelâm var mıdır Allah’ım kelâmın üstüne?
Selâm var mıdır Allah’ım selâmın üstüne?
Selâmün Aleyküm…
2020 yılının ilk perşembesi, öğle namazından sonra oturdum bir kavak ağacının altına, en demlisinden çayımı yudumlarken ve izlerken yapraklarını dökmüş kavak ağacını, Bâkî üstâdın gönlüme bir rahmet damlası gibi düşen şu beyti geliverdi aklıma…
‘’Derd-i aşkı gayrdan sorman ne bilsin çekmeyen,
Ânı yine âşık-ı nâlâna söylen söylesin.’’
Bir âşık düşünün değerli dostlar;
Bakmadan görmeye, konuşmadan dinlemeye, dokunmadan hissetmeye ve de hasret ile yanıp gülümsemeye benzeyen sevdânın tadını, yüreğine nakış nakış işleyen bir âşık.
Sevdiğine karşı derdini anlatamayan, sevdiğine dâir iki kelâm edemeyen; ama yüreğinde mâşuğuna karşı şarkılar, türküler, şiirler, romanlar yazan hüzünlü bir yürek. Bu mevzu uzar da uzar…
Niçin mevzu aşk? Yüzyıllar öncesinde kalan sevdâ masallarını günümüze taşıyan başka bir güç var mı bu dünyada? Aramakla geçer insanoğlunun ömrü.
‘’Seyyâh oldum şu âlemde, gezdim dolandım.
Kimi zaman Leylâ’ya Mecnun oldum sandımsa da, aşkı bulamadım.’’ cümlesi bu arayışın başka bir meâlidir.
İlk insan Hz. Âdem ile Hz. Havva’dan bu yana süregelen bir arayıştır bu. Kimi penceresinin önünde seher vakti ettiği duânın ruha verdiği huzur gibi kavuşur sevdiğine, kimi bir ömrü geçirir o pencerede sevgiliyi beklemekle. Şikâyetçi değildir ne bekleyişten ne de zamanın insafsız gülümseyişinden.
Onlarca kitap yazıldı; aşka dâir kalıplar çizildi, ömürler biçildi, ama nedense hiçbir aşk, ötekine hiç benzemediğinden belki çok satıp, az okundu.
Meşhur hikâyedir vefâya, aşka dâir şu okuyacaklarınız,
‘’Bundan yıllar önce, Anadolu’nun ortalarında küçücük bir köyde, güneş yavaş yavaş batmaya, hava kararmaya ve karanlık iyice çökmeye başlamaktadır.
Evlerden birinde, bir kadın ve adam yatma hazırlığı yapmaktadır. Erken yatıp yarın erken uyanılacaktır. Adam üzerini değiştirir, yatağına yatar.
Evin penceresinden, karanlık bahçeye vuran ışıkta, ağaçların arasında bir gölge belirir. Kadın, pencereden dışarı bakar ve gülümser. Kadının sevdiği bahçededir… Tam sözleştikleri gibi, sözleştikleri saatte ve yerde adam onu beklemektedir. Kadın, kocasının uyumasından emin olunca, sessizce yataktan kalkar, üstünü giyer, pencereden aşağıya atlar. Başka bir adam için, kocasını terk eder.
Koşarlar iki sevgili, kaçarlar… Tarlaları, ovaları aşarlar… Anadolu’da bir köy, nasıl koşmasınlar ki, arkalarından onları kovalayacak onca şey vardır; namus derdi, töre cinayetleri, yoksulluk, cefâ, korku… Arkalarında bunlar varken nasıl durabilirler… Köyden uzaklaştıklarına iyice emin olunca soluklanmak için dururlar.
Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese der ki; “Evden çıktığımdan beri, ayakkabımın içinde bir şey var beni rahatsız ediyor…” Çıkartıp bakarlar ki, ayakkabısının içinde bir tomar para! Kocası her şeyin farkında, biliyor ki gidecek… “Beni terk edecek; ama bunca yıl çorbasını içtim, çamaşırlarımı yıkadı, ütüledi. Bana emeği geçti…” deyip yaban elde muhtaç olmasın diye bütün parasını; başka bir adam için kendisini terk eden karısının, giderek kendinden uzaklaşan adımlarını attığı ayakkabısının içine koyar.
Terk edildiği halde, o onurlu davranışı sergileyen, aynı yastığa baş koyduğu kadının, kendisini sevmediğini bildiği halde, nazımı, kahrımı, derdimi çekti diye ona bu inceliği yapan kim diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Gönül gözüyle görüp, aşkı en güzel anlatan candı. O; insanca yaşamış, insanca sevmiş, çok okumamış, hatta gözleri ona okuma şansını hiç vermemiş birisiydi… Çok gezememişti yoksul ve bîçareliğinden; ama o emeği bilmiş, insanca aşkını yaşamıştı. O adam Âşık Veysel’di.
Gerçek aşkı tarif edelim desek, yüzlerce cevap alabiliriz belki, ama hiçbiri bu kadar net özetleyemez aşkı. Aşk, kimisi için ayakkabıda saklı bir para işte…
Ruhu şâd, makâmı ve mekânı âli olsun…
S/özün özü, Bâkî üstadımızın dediği gibi değerli dostlar;
‘’Aşk derdini başkalarından sormayın, bu derdi çekmeyen ne bilsin.
Onu yine ağlayıp inleyen âşığa sorun, o söylesin.’’
Bâkî selâm ve muhabbetlerimle…
Son güncelleme: 3 Ocak 2020 – 17:56



