Önce selâm, sonra kelâm dostlar…
Selâm var mıdır Allah’ım, selâmın üstüne?
Kelâm var mıdır Allah’ım, kelâmın üstüne?
Selâmün Aleyküm.
Yıl 2014…
Şubat ayı…
Batının en güzide illerinden biri olan Aydın’dan düştük yola.
İstikamet, Doğu Anadolu’nun kahvaltısı ve kedisiyle meşhur ili Van ve sonrasında Bahçesaray İlçesi.
Doğal güzellikleri ve büyük bir mağaranın içinden çıkan Müküs Çayı’nın çevreye verdiği güzel görünümle her yıl yüzlerce ziyaretçinin akınına uğrayan kendi halinde sessiz sakin bir ilçe.
Aydın-Nazilli’den karayoluyla başladı yolculuğumuz. Ha şimdi soracaksınız, ‘’O kış gününde oraya niçin gidiyorsunuz?’’ diye. Eşimin öğretmen olarak ilk ataması Bahçesaray’a çıkmıştı, onun için düşmüştük yollara.
Neredeyse bir gün süren yolculuğun nihâyetinde Van’a ulaştık. Asıl yolculuk bundan sonra başlıyormuş meğerse; ama biz farkında değilmişiz. Bahçesaray’a götürecek araca bindik. Araba tıklım tıklım, gün içinde bir defa geliyormuş Van’a Bahçesaray’dan araç. Haliyle kalabalık, buna bir de şehirden alınan ihtiyaçları da eklerseniz, anlarsınız nasıl bir arabada yolculuk yaptığımızı. Kasetçalardan bir şarkı sesi geliyor kulağımıza; ama anlamadığımız bir dilde. Fakat yolculular anladığı için tempo tutuyorlar şarkıya. Yani, neşeli bir yolculuk.
Van Bahçesaray arası 110 km. Fakat sürekli dağa tırmanıyorsunuz. Kimi zaman yol sarp kayalıkların arasından kimi zaman dere içinden kimi zaman da köy içinde uzayıp gidiyor.
O gün de hava, kar yağışlı, soğuk ve tipi…
Gün bitmek üzereyken öyle bir yere geldik ki abartısız söylüyorum, yoğun kar yağışı sebebiyle sanki kardan kayalar oluşmuş. Oraları bilen yolculardan biri;
‘’Hocam bu kar, daha azdır. Ne kar yağar buraya hele biraz daha kış kendini göstersin’’ dedi.
Adam böyle deyince, bir ara gönlümden şunu geçirdim;
‘’Allah korusun, buraya bir çığ düşse, halimiz nice olur? Telefonlar zaten çekmiyor. İletişim yok, tipi bir taraftan, yoğun kar yağışı bir taraftan. Kim bulur bizi.’’
Sonra iç sesimi susturup yola devam ettik. Van’dan 2985 metre irtifadaki Karapet Geçidi’ne kadar tırmanan yolculuğumuz, bu defa Bahçesaray’a doğru inişe geçti. Her yer buz tabakası, araç zincirli olmasına rağmen insan ister istemez ürperiyor. Çünkü yollar yılan gibi ve uçurum yan kısımları. Çok şükür sağ salim vardık Bahçesaray’a. Ertesi gün resmî işlemlerimizi tamamlayıp okulun misafirhanesine yerleştik. Bir hafta orda kalmıştım, aklım dönüş yolculuğundaydı. Gelirken düşündüklerim giderken de geçerliydi. Rabb’ime şükürler olsun Van’a ulaşıp, uçakla İzmir’e geldim.
Temmuz ayı gelince bir kez daha düştü yolum Bahçesaray’a.
Kayalardan oyulmuş bir hokkanın dibindeki yemyeşil cenneti andıran, çevresi sarp dağlarla çevrili, ilçe merkezindeki ceviz ağaçlarının yeşil bir ada oluşturduğu küçük ve sakin ilçeye gelmiştim.
Dağlarına bahar gelmiş, kış mevsiminden eser kalmamıştı.
Görkemli zirvelerini, çağlayarak akan derelerini, içinden ırmak geçen yerleşimlerin en küçüklerinden birini, sağlı sollu iki katlı kâgir evleri, su üstü çayhanelerini, lokantalarını ve tarihi yerlerini görmek nasip olmuştu bu defa.
Hizan’a giden yolun güzergâhında, ilçenin merkezinin 4 kilometre ötesinde, Kırmızı Köprü bir köprü bulunuyor. Adını, kemeresindeki kırmızı tuğlalardan alıyormuş mahalle sakinlerinin söylediğine göre.
Kırmızı benekli alabalığın yuvası olan Müküs Çayı geçiyor ilçenin ortasından. Bu çay üzerinde ayrıca rafting sporu da yapılıyormuş.
Karakovan balı, cevizi ve ceviz oymacılığı meşhur.
Kuşların Bilgesi olarak anılan, klasik Kürt edebiyatının doğa ve aşk şiirleriyle ünlü ozanı Feqiye Teyran, Hakkâri’de doğmuş, hayatının büyük bölümünü Bahçesaray’da geçirmiş. Türbesinde duâ etmek de nasip olmuştu.
Değerli dostlar, şimdi neden paylaştım bu gönül birikimimi biliyor musunuz?
Salı günü hepimizin bildiği üzere acı bir olay yaşadık Bahçesaray’ın o sarp dağlarında. Biraz önce okudunuz, 2014 yılında, o yolu kullanan ve gönlünden ‘’şimdi çığ düşse, halimiz ne olur acep buralarda?’’ diye düşünen kardeşiniz, sanki o çığ benim üzerime düştü o akşamüstü. Onlar orada üşürken, hepimizin yüreği buralarda yandı, kül oldu.
Üzücü haberlerin yanında, güzel haberler de alınıyordu.
Gün kendini ertesi güne hicret ettirdiğinde, çığ altında kalan iki kişiyi bulmak için canla başla çalışan askerlerimizin, korucularımızın, resmî kurum çalışanlarızın ve vatandaşlarımızın üzerine bir çığ daha düşmüştü.
Hani hep duâ ederiz ya,
‘’Ya Rabb’i!
Beterin, beterinden cümlemizi koru.’’ diye. İşte durum aynen öyleydi. Beterin beteriyle sınıyordu Rabb’imiz.
Evvelki haftalarda Elazığ’da yaşanan deprem, ardından dünyayı kasıp kavuran Koronavirüs, sonrasında şehitlerimiz, daha sonra Bahçesaray’daki bu elim olay.
Çarşamba akşamında pistten çıkan uçak, şiddetli rüzgârın sebep olduğu yıkımlar…
Evet, Rabb’imiz imtihanlardan geçirecek, bu kaçınılmaz! Fakat asıl mesele, bizim bu imtihanlar ve musibetler karşısında takındığımız ahvâl.
Rabb’imiz, müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Bakara Suresi’nde, bizleri ne güzel uyarıyor ve sabredenleri mükâfatlandıracağını ne de güzel zikrediyor.
‘’Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!
Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler.’’
Ya Rabb’i gönülden duâ ediyoruz…
Bizleri, ülkemizi, görünür görünmez, güç yetişmez, kazalardan, belâlardan, musibetlerden muhâfaza eyle!
Şehâdet şerbetini tadan yiğitlerimizin, vatandaşlarımızın muazzez ruhlarını şâd eyle!
Yaralı kardeşlerimize de ‘’Şâfi’’ ismi celilinle âcil şifâlar ihsan eyle!
Bâkî selâm muhabbetlerimle…
Son güncelleme: 8 Şubat 2020 – 11:15



