Selâm var mıdır Allah’ım selâmın üstüne?
Kelâm var mıdır Allah’ım kelâmın üstüne?
Önce selâm, sonra kelâm değerli dostlar.
Selâmün Aleyküm.
Rabb’imizin rahmeti, bereketi, mağfireti, irfânı, ihsanı cümlemizin üzerine olsun.
İki cihan güneşi peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) üzerine sonsuz
salât ve selâm olsun.
Çarşamba günü akşam namazına yakın şehzadeler diyarı Amasya’dan kalemine ve
kelamlarına çok değer verdiğim aziz dostum Cemal ELMAS aradı.
Hal hatır sormanın ardından güncel konuları değerlendir. Söz dönüp dolaşıp şiire
geldi. O sırada radyoda İbrahim Sadri üstâdın Çileler isimli şiiri de akşam
güneşinin batışına eşlik ediyordu.
…
‘’Minibüslerin arkasına seni ben yazdım.
Bunca yıl habersiz yaşadım seninle.
Hep seninle yaşadım öldü deselerde.
Aşkından öldüğümü bilmesende.
Belki biraz üzülüp kim desende.
Gel gör şu halimi bir teselli ver.
Sevenler mesut olmaz derlerdi inanmazdım.
Şimdi mesut değilim, bilseydim bağlanmazdım.’’
…
Hece şiiri yazmaya başlamıştı gönül dostu Cemal ELMAS. Yazmaya gayret ettiği
her şiir, gün geçtikçe daha da olgunlaşıyor ve derin mesajlar verip bir o kadar da
hece vezniyle şiir yazmanın zorluğunu yansıtıyordu dizelerine.
Evet, serbest şiir kolayca yazılabiliyor; ama hece vezninde şiir yazmak zor ve uzun
soluklu bir yolculuktu. Değerli dostumun bunu yanında bir özelliğini daha
zikretmiştim kendisine. Kalemi ve kelamı güçlüydü; ama bir o kadar da şiiri
yorumlama yeteneğinin de olması onu gönlümün başka terazisine koymaya sebep
oluyordu.
Şiir yorumcusu olarak dinlediği isimleri söyleyince Sacit ONAN’ın sesine ne kadar
benzediğini de dile getirdim. Muhabbet bu şekilde yol alırken söz son yazdığı şiire
geliverdi.
…
‘’Sicili bozuk yılların yüzünden.
Düştüğün bu anaforun içinden.
Bin yanlışı bir doğruyla silmeden.
Bir tövbe etmeden kurtulamazsın.
Bir soru yağmuru başlar inceden.
Cevaplar beklenir yorgun gözlerden.
Başındaki karlar ihbar ederken.
Bir firari gibi saklanamazsın.’’
…
Şiirin devamı Cemal abimizin Twitter @Cemal_Elmas05 hesabında.
‘’Başındaki karlar ihbar ederken’’ dizesi hızla akıp giden zaman kavramını öyle
güzel anlatıyordu ki, saçların ağarmasını ‘’beyaz karlara’’ benzeten üstat zamanın
acımasız olduğunu da vurguluyordu.
Can Yücel’in birçok şiirini seslendirmiş biri olarak, konumuzda zaman olunca şu
veciz cümlelerini dile getirmeden olmazdı.
‘’Ömür dediği üç gündür.
Dün geldi geçti.
Yarın meçhuldür.
O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür.’’
Öyle değil mi değerli dostlar,
Ömür dediğimiz üç nefestir.
Birini aldık.
Birini alıyoruz.
Diğerini alabilecek miyiz orası meçhul?
Ömür dediğimize nasıl bir tarif getirdiğimizle alakalı zannediyorum, ömür dediğimiz
şeyi, ‘’niçin ve nasıl’’ yaşadığımız.
Üç gün bilecek, gönlümüz yok.
Üç nefes bilecek, kadar incelmedi ruhlarımız; ama ‘’üç Cuma’’ bilsek diyorum.
Birisi geçti, gitti, geçen haftanın cumasıydı.
Birisi geçiyor.
Diğeri gelir gelmeye de biz burada olur muyuz?
Bak işte, o belli değil.
Belki ömür dediğimiz üç cumadan ibarettir.
Ve Rabb’imiz Ümmet-i Muhammed’e merhamet etmiş, iki namazı, arasındaki
günahlara kefâret kılmış.
Yetmemiş iki cumayı, arasındaki günahlara kefâret kılmış.
Yetmemiş iki Raman-ı Şerif’i, arasındaki günahlara kefâret kılmış.
Ömür dediğin, üç Cuma diyebilirsen, pırıl pırıl, tertemiz, alıp başını gidersin bu fâni
dünyadan bâkî dünyaya.
Yeter ki zamanın kıymetini bilelim.
Yeter ki zamanı verenin huzuruna çıkacağımız zaman, ‘’zamanını nerede
harcadın?’’ sorusuna dolu dolu cevap verebilelim.
‘’Var mı daha ağır yük zamanı çekmek kadar?
Yaşama sebebimsin, su kadar, ekmek kadar.
Ayrılığın, özlemin, her şeyin bir hazzı var.
Seni anlamak da güzel, seni beklemek kadar…’’
Andığımızın da, beklediğimizin de ‘’O’’ olması duasıyla.

Son güncelleme: 19 Haziran 2020 – 15:45



